Amsterdam’dan iki kooperatif hikayesi: NieuwLand ve de Nieuwe Meent

Published by

on

Article in Turkish about NieuwLand and de Nieuwe Meent.

Published in 2025 issue of beyond.istanbul #16 on Spatial Justice and Housing Cooperativism (“Mekanda Adalet ve Konut Kooperatifleri”)

Amsterdam, günümüzde Avrupa’da konut kiralarının en yüksek olduğu şehir olsa da (Statista, 2024), bir zamanlar konut haklarının öncüsü olarak biliniyordu. 1901 tarihli Konut Yasası, sadece kamu otoritesi ve finansman araçları oluşturmakla kalmayıp, aynı zamanda şehir planlama ilkeleri, estetik normlar, yapı kalitesi ve yaşam standartlarını da kapsıyordu. Kamu ve özel sektör arasında bir orta yol olarak, sıkı denetime tabi, kâr amacı gütmeyen konut şirketlerinin kurulması, işçi sınıfının barınma koşullarını önemli ölçüde iyileştirdiyse de konut kooperatiflerinin etkisini yitirmesine yol açtı (Van Deursen, 2023). Ve zamanla bu şirketler, bürokratik ve hesap vermeyen dev kurumlara dönüştüler. 

Öte yandan Amsterdam konut işgal hareketinin önemli merkezlerinden biri olarak da bilinir. Yirminci yüzyıl başından beri atıl evlerde izinsiz barınma hakkı tanınan Amsterdam’da (Owens, 2009) işgal hareketi 1970’lerde gerçek anlamda sosyal ve kültürel bir harekete dönüştü (Pruijt, 2014). Öyle ki 1980 yılında kraliçenin taç giyme törenine konut kıtlığı nedeniyle çıkan ayaklanmalar damgasını vurmuştu. Bu efsane hareketi bizzat deneyimleme şansım ne yazık ki olmadı. Amsterdam’a 2010 yılında, tam da işgali suç kapsamına alan yasanın çıktığı yıl geldim. Bu yasa, soylulaştırma, turistikleştirme ve finansallaştırma politikalarının şehrin karşı kültürüne vurduğu son darbeydi. Yine de, geçmişte işgal evi olan sosyal merkezler benim için yeni bir dünyanın kapılarını açtı: Kapitalist tüketime ve tükenmişliğe yenik düşmeden yaşamak ve sosyalleşmek, örgütlenmeye ve topluluk oluşturmaya zaman ayırmak olası görünüyordu. Emlak piyasasının ve ev sahiplerinin koşullarına tabi yaşamak istemiyorsam barınma konusunda kökten farklı bir yaklaşıma ihtiyacım vardı. Müşterekleştirme pratikleri üzerine araştırma yapmak için geldiğim bu şehirde kalmamı mümkün kılan, teoriyi uygulamaya geçirmek oldu.

2014 yılında, kökleri işgal hareketine dayanan, ancak daha sürdürülebilir bir yasal ve finansal modelle çalışmak isteyen bir konut derneği ile tanıştım. Soweto, kamuya ait yüzyıllık bir ilkokul binasını 11 kişilik bir ortak yaşam grubu, beş çalışma alanı ve bir sosyal merkez barındıran bir yapıya dönüştürmeye çalışıyordu. O zamanlar konut kooperatifleri hakkında pek bilgim olmasa da kafadar aktivistlerden oluşan bir kolektif bana cazip gelince toplantılarına katılmaya başladım. Cuma akşamları bira eşliğinde bürokratik meseleleri dinlemenin kısa süre içinde on yıl sürecek bir maceraya dönüşeceğini tahmin edemezdim.

Soweto gibi bir derneğe hiçbir Hollanda bankası kredi vermeye yanaşmıyordu. Neyse ki halihazırda Almanya’da bu tür projeleri finanse eden etik ve kooperatif bir banka olan GLS Bank onlara makul bir teklif sundu. Belediyenin yönetmeliği uyarınca talep edilebilecek sosyal konut kira bedelini referans alarak hazırladıkları öneriyle, belediyeyi okul binasını kullanım değerinden satmaya ikna ettiler. Anlaşılan meblağ hayal bile edilemeyecek kadar düşüktü: 778 m² için 400.000 avro, yani o dönemde Amsterdam’da yarı müstakil bir evin maliyetine eşdeğer. Dernek tüzüğü, binanın kısmen veya tamamen satılmasını ya da kâr elde edilmesini, dernek var olduğu sürece açıkça yasaklıyordu. Bu sayede, ön cephesi anıtsal bir 19. yüzyıl binasının emlak piyasasıyla ilişkisi kesilmiş oldu.

İyi bir anlaşma yapılmıştı ancak tadilat için ayrılan bütçe son derece sınırlıydı. Malzemelerin maliyeti kitle fonlamasıyla karşılandı; bir o kadar maliyetli olan tadilatı da kendimiz yaparak tasarruf ettik. Hesapta dört ayda binanın içinde yaşanır hale gelmesi gerekirken, gerçekte bu süreç iki yılımızı aldı. Üstümüz başımız toz içinde geçirdiğimiz günler ve bitmek bilmeyen toplantılar sayesinde, bir topluluk olarak birbirimize kenetlendik ve gündelik hayatta ortaklaşmayı öğrendik.

Son on yılda, yaşama grubumuz geniş bir yaş aralığına (20-60), çeşitli ulusal/etnik kökenlere, cinsel yönelimlere ve cinsiyet kimliklerine sahip 24 kişiye ev sahipliği yaptı. Kiralarımız hâlâ sosyal konutlar için belirlenen kira sınırının yarısına endeksli. Hollanda’da 14 avro olan saatlik asgari ücret ve 900 avro olan sosyal kira sınırını temel alırsak, NieuwLand’da aylık kiranın bi haftalık asgari ücrete denk düştüğünü söyleyebiliriz. Ortak giderlerimiz gelirimizle orantılı, böylece aramızda mali dayanışma örgütlemiş oluyoruz ve yarattığımız bolluğu hepimiz için erişebilir kılıyoruz. Sosyal merkezimiz ise aktivist kolektifler için vazgeçilmez bir mekân haline geldi.

Yine de bu girişimin herkes için geçerli bir model olmadığı ortada; bütün zihinsel, fiziksel ve finansal gereksinimlerin yanı sıra hatırı sayılır bir adanmışlık olmadan hayata geçemezdi. Daha kapsayıcı bir grup olmamızın önündeki bir kısıtlama da, her üyenin kendi yaşam alanını tek başına kiralama şartı. Binamız ne çocuk dostu ne de engelliler için erişilebilir. Ayrıca henüz istediğimiz kadar kendi kendimize yetebilir hale gelemedik. Kredi şartlarını yeniden müzakere etmek ve büyük çaplı tadilat ve sürdürülebilirlik projelerini başlatmak için hala derneğin kurucularının uzmanlığına muhtacız.

Biz bu kısıtlamaları dikkate alarak NieuwLand modelinin nasıl geliştirilebileceğini sorgularken, 2018’de kent konseyinde görev alan merkez-sol koalisyon, şehirdeki konut stokunun yüzde 10’unun 25 yıl içinde kooperatiflere dönüştürülmesine yönelik iddialı bir eylem planı ve kredi programı üzerinde anlaştı. Belediyenin bu kapsamda başlattığı iki pilot proje ihalesinden biri, NieuwLand’a sadece 1,5 km uzaklıkta, 1.127 m²’lik boş bir arsada, 40 dairelik bir kiralık konut kooperatifi inşası öngörüyordu. İhale dosyasında örnek olarak NieuwLand’a atıfta bulunulmuş olması hayal gücümü ateşlemek için yeterli oldu. “Postkapitalist kentsel komün” inşa etme çağrıma kültür emekçileri, kent üzerine çalışan araştırmacılar ve konut aktivistleri yanıt verdi. Birçoğu ihtiyaç duyduğu için değil, konut politikasını örnek bir projeyle etkileme fırsatını yakalamak için dahil oldu. Şansımıza, mimarlarımız da yorulmak bilmeden proje yürütücülüğü yaptılar, uzun süre karşılıksız çalıştılar ve sonunda kendi ofisleri Time To Access’i kurarak kendilerini tamamen katılımcı, kapsayıcı ve kooperatif konut projelerine adadılar.

Her pazar bir araya gelip atölye çalışmaları yaptık. Projeyi anti-kapitalist, kuir-feminist, eko-sosyalist ve ırkçılık karşıtı politikalara dayandırmak için dört temel değer üzerinde anlaştık: müşterekleştirme, ihtimam, sürdürülebilirlik ve çeşitlilik. Ne zaman bir zorlukla karşılaşsak, bu değerleri en iyi nasıl yansıtabileceğimizi sorguladık. Projenin yalnızca sosyal konut ve ortak yaşam gruplarını içermesine karar verdik. Çapraz lamine ahşap yapılı, verimliliği yüksek yalıtımlı, jeotermal ısı pompaları ve güneş panelleri ile karbon nötr bir bina olmasını istedik. Topluluğu oluştururken yaşadığımız şehrin çok kültürlü ve farklı nesiller içeren demografik yapısını da yansıtmaya çalıştık. Ve tüm birimlerin ve ortak alanların engelli insanlar için erişilebilir tasarlanmasına karar verdik. Üyelerin kullanımı için bol ortak işlevli ve komşularımızı da ağırlayabileceğimiz kamusal mekanlar olmasını hayal ettik. Tüm bunları kamusal, sosyal ve etik fonlarla finanse etmeye niyetlendik. Projeye “Yeni Müşterekler” anlamına gelen de Nieuwe Meent adını vererek, hem taban hareketinden gelen aktivistlerin, hem de yeni fikirlere açık kamu görevlilerinin ortak bir paydada buluşmasını umduk. Bu iddialı hedeflerimizi ihtiyatlı bir iş planıyla birleştirerek 2019’da ihaleyi kazandık. Binanın ilk teslim tarihi 2022 olarak öngörülmüştü; tabii bunun üç yıl kadar gecikeceğini bilemezdim.

Proje son derece katı koşullara tabiydi, özellikle de finansman beklentileri göz korkutucuydu. Yatırımın yarısından fazlası için okkalı bir banka kredisi bulmak ve belediyeyi kamu kredisinin oranını arttırmaya ikna etmemiz gerekiyordu. Üstüne bir de sübvansiyonlara başvurmak ve kitle fonlaması yoluyla 450.000 avro toplamamız gerekti. Bu sayede üye katkıları kişi başı 4.000 avro ile sınırlandırılabildi. Proje geliştirme sürecinin pandemiye denk gelmesi topluluk oluşturmayı son derece zorlaştırdı. Bunlar yetmezmiş gibi, 2022’de Ukrayna savaşı kereste fiyatlarının ve faiz oranlarının fırlamasına neden oldu. Aniden bütçe planımız uygulanabilir olmaktan çıktı. Projenin gerçekleştirilebilmesi için inşaat maliyetlerini ve konut birim boyutlarını en aza indirirken, kiraları ve birim sayısını en üst düzeye çıkarmamız gerekti. Bu yüzden bir yıldan fazla tıkanıp kaldık ve neredeyse iflas ediyorduk. Bu dönemdeki belirsizlik nedeniyle birçok üye ayrıldı.

Sayısız müzakereden sonra, siyasi hedeflerimizden ve nitelik beklentilerimizden çok ödün vermeden finansman sağlamayı başardık. İlk tercihimiz olan GLS Bank’tan vazgeçmek zorunda kalsak da, Hollanda menşeli bir banka tarafından finanse edilen ilk konut kooperatifi olarak benzer projelerin önünü açmış olduk. Pilot proje olmanın zor ve riskli olacağını biliyorduk, ancak üyelerimizin ve danışmanlarımızın azmi sayesinde imkansızı mümkün kıldık. 

İnşaat 2024 yılında, arsaya ilk ziyaretimden tam altı yıl sonra başladı. Hala son dakika krizleriyle uğraşsak da taşınmaya gün sayıyoruz. Yedi katlı, 2.169 m²’lik, 8 milyon avroluk binanın dimdik ayakta olduğunu görmek çok güzel. Binamız, çoğunluğu etnik azınlıklardan olmak üzere 50’den fazla kişiye, 55 yaş üstü bir yaşam grubuna ve yasal statüsü olmayan göçmen bir aileye ev sahipliği yapacak. Yılda 67.000 kWh enerji üreterek enerji tüketiminin yarısını karşılayacak. Mutfağı ve kileri olan ortak lobimiz, çok amaçlı salonumuz, misafir odamız, ortak çamaşırhanemiz, kafe ve etkinlik mekanımız, ortak çalışma alanımız; avlumuz ve büyük bir terasımız olacak. Kağıt üzerinde yazı, sayı ve çizim olarak başlayan de Nieuwe Meent, bu sonbaharda düzenlenecek bir açılış festivaliyle hayata geçmeye hazır sayılır.

Şu ana kadarki maceramızın kapsamlı bir değerlendirmesini henüz yapmadık, ancak birkaç nokta benim için öne çıkıyor. İlk olarak, deniz seviyesinin 3,6 metre altında, yepyeni bir bina inşa etmek tartışmalı olmaya devam ediyor. Bu yatırımın tek makul gerekçesi kentsel yoğunluğu artırmak olabilir, ancak öncelik atıl yapıların konut kooperatiflerine dönüştürülmesine verilmeli. İkinci olarak, bir konut kooperatifi kurmak önemli miktarda boş zaman, uzmanlık ve bağlantı gerektiriyor. Dolayısıyla en çok konut sıkıntısı çeken dar gelirliler bu tür projeleri üstlenme olanağına sahip değil. Buradan hareketle kooperatif sektörünün, konut krizine bir çözüm olmaktan ziyade, kendini buna adayabilen orta sınıflara yönelik olma riski taşıdığını söyleyebilirim. Üçüncü olarak, gönüllü emeğiyle yaratılan değer üzerinden özel bir banka kâr ediyor. Kamu tarafından sağlanan finansal araçlar olmadan, müşterek sektör sadece rant ekonomisinin bir uzantısı olarak var olmaya mahkum. Elde edilen bu derslerin, gelecek nesil kooperatifler için daha iyi koşullar sağlamasını umuyorum.

Halihazırda bir kooperatif sakini olarak neden bir konut projesine daha giriştiğim bana sık sık soruluyor. Sahiden de bana sonsuz konfor ve destek sağlayan bir topluluğun üyesi olmak gibisi yok. Tüm bunlar NieuwLand’ı başlatanların yıllarca süren yasal, idari ve siyasi emekleri sayesinde mümkün oldu. Şimdi bu fırsatı başkalarına, hem de bu kez daha fazla insan için yaratma sırası bende. Müşterekleştirme dediğimiz de zaten minnet borcunu “ileri ödeyerek” (paying forward) işleyen bir süreç. Aynı ilke sadece bireyler için değil, kooperatifler için de geçerli. NieuwLand ve de Nieuwe Meent, borçlarını ödedikten sonra, postkapitalist kooperatif sektörüne finansal kaynak sağlıyor olacak. Ne demişler: Bir ağaç dikmek için en iyi zaman yirmi yıl önceydi. İkinci en iyi zaman ise şimdi!

Bu iki projeyi gerçekleştiren bütün isimsiz kahramanlara ve benimle yorumlarını paylaşan Duygu Toprak, Josta van Bockxmeer, René Boer, Andrea Verdecchia ve Federico Savini’ye teşekkür borçluyum.

Leave a comment

Discover more from Selçuk Balamir

Subscribe now to keep reading and get access to the full archive.

Continue reading